Günümüz Şarlarında…

10.01.2017

187 Kişi Okumuş

0 Yorum

Günümüz Şarlarında…
Gidenler gitti, yerlerine gelen yok.  Ofisteki masaların neredeyse yarısı boş.  Boş masaların üstü dolap gibi kullanılıyor, kağıt yığınları dağ olmuş. Üç beş çalışan, yığınların arkasında yalnızları oynuyor. Sürekli telefonlar çalıyor. Allahtan, cihazların sesi kısılmış. Yoksa tırlatmamak elde değil. Gelen e-postaların haddi hesabı yok, çoğu okunmamış bir şekilde bekleyen yüzlerce mail…  Ofisteki çalışanların gözlerinin feri gitmiş. Yüzlerden kronik bir yorgunluk, gerginlik, mutsuzluk, doğal olarak umutsuzluk okunuyor.
Ortamdaki sessizliği ani patlamalar bozuyor.  Oldukça agresif tartışmalar, “çat” diye kapatılan telefonlar ortamı geriyor. Üç beş yıldır artan iş yoğunluğu krizle beraber en tepe noktaya ulaştı. Bu tablo yalnızca bu şirkette yaşanmıyor. Neredeyse tüm şirketlerin minimum kadrolarla çalışma mecburiyeti  belki de tercih demek daha doğru olur böyle ofis ortamlarının sayısının her geçen gün artmasına neden oluyor. İş yoğunluğu nasıl artmasın. Senelerdir, yeni süreçler, yeni yaklaşımlar iş portföyüne habire eklenmiş. Portföyde yer alan bu işlerin gerekliliği, etkisi sorgulanmamış. Bu yüzden de yapılması gereken sürüyle iş, azala azala çekirdek kadro konumuna gelmiş çalışanları bekliyor.
Birçok orta kademe yöneticinin dahi önceliklerini belirleyemediği bu ortamda, iş yoğunluğuna gömülmüş çalışanlardan, karşılarında dağ gibi duran işler arasında önceliklendirme yapmasını beklemek çok büyük hayalcilik olur.  Böyle bir ortamda çalışanlar, yangın nerede ise ya da rüzgar nereden sert esiyorsa refleksif bir şekilde tepki vermek suretiyle ancak durumu idare edebiliyorlar. Bazen üstlerine o kadar çok tenis topu aynı anda gelmeye başlıyor ki, ellerindeki raket ile hangi topa vuracaklarını şaşırıp hiçbir topa “adam gibi” vuramıyorlar. Doğal olarak da, bu yoğun iş temposu beraberinde hataları getiriyor. “Oh bitti” derken eksik yapıldığı için ya da hatalı olduğu için geri dönen işler, iç ve dış müşterilerde yükselen ve kavgavari şikâyetler çalışmayı anlamsız kılmaya başlıyor. Tam bu noktada çalışanlar için film kopuyor, umutsuzluk başlıyor ve sonunda teslim bayrağını çekiyorlar. Böyle ortamlarda çalışanların stres düzeyi tavan yapıyor, öfkeleri kontrolden çıkıyor. Sert tartışmalar, kırıcı sözler hatta fiziksel temasa kadar varan kavgalar patlak veriyor. Mesai saatleri uzuyor.  Pestili çıkmış bir şekilde evlerine yorgun argın gelen çalışanlar, evde de rahatlamanın yolunu bulamadıkları takdirde hem kendilerine hem de yakınlarına zarar vermeye başlıyorlar.  Böylelikle, özel yaşamlar da alt üst oluyor. Maalesef birçok yönetici de yaşanan tüm bu olaylar karşısında seyirci kalıyor. Yeni kadro istese “ikinci bir emre kadar işe alımlar durduruldu” yanıtını alıyor. Bu klasik yanıt yetmiyormuş gibi “kadroyu daha da azaltın” baskıları artmaya başlayınca film hepten kopuyor. Bu noktadan sonra yöneticiler, kadro umudunu yitirip kollarını sıvıyorlar ve azalan kadroların yerine bizzat kendileri  işlere gömülüyorlar. İlk kademe yöneticilerin tamamı ve orta kademe yöneticilerin önemli bir bölümü bu durumda. Yöneticilik hak getire… Minimum personel sayıları ile çalışmak tek ve sorgulanamaz bir amaç haline geldikçe sonucun böyle olması da doğal olarak kaçınılmaz.
İş çok… Aslında dikkat edilmesi gereken minimum değil, optimum personel sayısı ile çalışmak olmalı. Diğer deyişle ideal kadro sayıları ile çalışmak hedeflenmeli.  Birçok şirket ideal kadro sayılarını tarihinin hiçbir döneminde belirlememiş. İşler büyürken sürekli personel alınmış. Hiçbir zaman kaç kişi ile çalışılması gerektiği sorgulanmamış. Onca yıl sonra hiç alışkın olunmayan böyle bir sisteme geçmek de bu yüzden hiç kolay olmuyor. Ayrıca, ideal kadro hesabında tüm organizasyonu ikna edecek ne yöntem var ne de deneyim ve beceri.
O zaman bu iş babadan kalma, “olsa olsa böyle olur” metoduna kalıyor. İdeal kadro sayıları ile çalışmak demek “ilk önce fazla olduğunu düşündüğümüz çalışanları işten çıkaralım, nasıl olsa geriye kalanlar işlerini genişleterek ayrılanların işlerini bir şekilde yaparlar” anlamına gelmiyor. Bu önerme makul küçük çaplı kadro daralmaları için geçerli olabilecekken, kapsamlı kadro daralmalarında bıçağın kemiğe dayanmasına yol açıyor. Bazı uygulamalarda kemiği delip iliğe dayanıyor.
Halbuki günümüz şartlarında “verimli ve optimum kadrolarla çalışmak” Kaf Dağında yaşayan bir ütopya olmamalı.  Değil mi ki, birçok şirket bu ulvi amaca ulaşmak için dünya kadar teknolojik yatırım yaptı, ERP denilen ve şirketlerin operasyonlarını kolaylaştırmak için kurulan devasa sistemlere çuvalla para döktü.  O zaman neden hala bu sorun çözülemedi hatta her geçen gün artıyor? Yoksa şirketlerde bu işler için istihdam edilen bilgi sistem, metot geliştirme, sistem analizi uzmanları işlerini yapmıyor mu? Yoksa onlar da mı iş yoğunluğu çukurunun içine düştüler ve sıra bir türlü işleri kolaylaştırmaya gelmiyor?
O zaman kim 2000’li yılların öncesinde kalmış bürokratik ve hiyerarşik yapının yol açtığı bu gereksiz iş yükünü ortadan kaldıracak? Çalışanlar bu yükün altında iyice ezilmeye başladı. Bu duruma daha ne kadar dayanabilirler, Allah bilir. Kimsenin bu çalışanlara “neden işlerini yetiştiremiyorsun, neden hata yaptın” demeye yüzü kalmadı. Herkes durumun vahametinin farkında… O zaman bu işin sonu ne olacak? Şimdilik gemi hasbelkader, ite kaka gidiyor. Her an her yerden bir sorun çıkma ihtimali ve bu sorunu geçiştirme yaklaşımı ile şirketler ne kadar gidebilir? Açıkçası benim aklım, bilgim ve deneyimim bu soruna yanıt bulmaya yetmiyor.
Belki yaşadığımız bu kriz yıllardır süregelen palyatif çözümlerin sona ermesine, radikal çözümlerin hayata geçirilmesine ve böylelikle iş yaşamının daha rahat ve daha insanca yaşanır bir ortam olmasına vesile olur.
İlgili Terimler :

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz